Hekimlikten Anneliğe
Bir kadın doğum hekimi olarak gebelik ve doğumla teorik ve pratik olarak yedi yıldır iç içeyim. Peki ya duygusal olarak? İşler hiç de sandığım gibi değilmiş.
Bir bebeğin kalp atışının başladığı ilk andan dünyaya gözlerini açtığı o büyülü ilk ana kadar geçen sürece defalarca tanıklık ettim. Bir kadının gebelik boyunca taşıdığı heyecanı, doğuma yaklaşırken büyüyen korkusunu, sancıyla birlikte değişen nefesini biliyordum. “Daha ne kadar var?” diye sorarken sesine yerleşen sabırsızlığı da…
Yıllarca gebelerime beklediğimiz süreci anlattım. Bazen sakinleştirdim, bazen bekledim, bazen karar verdim. Kimi zaman doğumun akışına müdahale ettim, kimi zaman yalnızca yanında oldum.
Haziran 2025… Gebe olduğumu öğrendim. Ve ilk kez, yıllardır anlattığım hikâyenin içinde kendimi buldum. Bu kez gebeliğin tam ortasındaydım.
Bebeğimin kalp atışını dinlerken hissettiğim hekim kimliğim, hareketlerini hissetmeye başladığım zamandan itibaren bir kabuk gibi yavaş yavaş beni terk etti. Artık içimde büyüyen bebeğimin varlığını yalnızca bilmiyor, onu gerçekten hissediyordum. Ultrasonda gördüğüm o minicik kese, günler geçtikçe benim bebeğime dönüşüyordu. Her fırsatta ultrason probunu karnıma yerleştirip içeride neler yaptığını izlemek, o görüntüleri zihnime kaydetmek istiyordum.
Anne adaylarıma “Kontrolünüz bir ay sonra.” demek ne kolaymış meğer. Benim içinse bir ay, onu görmeden geçirmek neredeyse imkânsızdı.
İşte annelikle hekimliğin birbirinden ayrıldığı yer tam da burasıydı.
Gebeliğim ilerledikçe doğuma dair bildiğimi sandığım pek çok şeyin anlamı değişmeye başladı.
Doğumhanenin kokusunu biliyordum. Monitörün sesini… Gece yarısı birden hızlanan telaşı… Bir bebeğin başının görünmesiyle odadaki herkesin nefesini tuttuğu o birkaç saniyeyi de biliyordum. Ve ardından gelen o ilk ağlamayı. Gece kaç olursa olsun, o ilk ağlamayla kalbimin nasıl hızlandığını biliyordum. Hem de her doğumda.
Doğumum yaklaştıkça, yıllardır içinde bulunduğum doğumhaneye bu kez bambaşka bir yerden bakmaya başladım. Artık karar veren değil, bekleyen bendim.
Ve o zaman başka bir şeyi daha fark ettim. Doğum odasına giren her kadın, yalnızca bedenini getirmiyordu. Aylar boyunca taşıdığı umutlarını, korkularını, hayallerini, bedenine dair endişelerini ve doğumla ilgili duyduğu bütün hikâyeleri de yanında getiriyordu. Tıpkı benim getirdiğim gibi.
Monitörü artık yalnızca bir doktor gözüyle dinlemiyordum. Bebeğimin kalp atışlarını, dalgalarla birlikte değişen ritimlerini; biraz tedirgin, biraz da kavuşmaya ne kadar yaklaştığının farkında olan bir anne olarak dinliyordum.
Sonra Ekin doğdu. Ağlıyordu. Pespembeydi. Çok güzel kokuyordu. Sağlıklıydı. Sağlıklıydım. Bütün o geçen saatlerin, bütün o korkuların ve bütün o bekleyişin bir anda bizi bambaşka bir boyuta taşıdığını gördüm.
Ne kadar doğum görmüş olursam olayım… Ne kadar çok şey biliyor olursam olayım… Ona kavuşmak; bildiklerimin ve hissettiklerimin ötesindeydi.
Bazı şeyleri bilmek yetmiyormuş. Doğumdan önceki o bekleyişi… “Her şey yolunda mı? Sağlıklı doğacak mı? Ağlayacak mı?” sorularının insanın zihninde nasıl dönüp durduğunu…
Ekin bana yalnızca anneliği öğretmedi. Mesleğime başka bir yerden bakmayı da öğretti. Çünkü artık doğumu bir hekim olarak değil, bir anne olarak da biliyorum.
Şimdi doğumhanede bir gebeye eşlik ettiğimde, onun hayatındaki en büyük dönüşümlerden birinin tam ortasında olduğunu biliyorum. Belki de bu yüzden, bir bebeğin ilk ağlayışını duyduğumda hâlâ birkaç saniyeliğine duruyorum. Çünkü artık o sesi yalnızca bir bebeğin dünyaya gelişinin sesi olarak duymuyorum.
O ilk ağlayışın yanında, başka bir doğumun daha gerçekleştiğini biliyorum. Bir kadının anne olarak yeniden doğuşunun…

Yazar Hakkında
Op. Dr. Büşra Oflaz DemirtaşKadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı · İzmir Şehir Hastanesi
Instagram profili →Diğer uzman yazarları tanıyın →Doğuma birlikte hazırlanalım
Online hamile pilatesi, nefes ve doğuma hazırlık dersleri



